Sonundan ufak bir kesit paylaşarak başladı film. Amaç
tamamiyle merak uyandırmak ve ön bilgi vermekti. Edith ilk defa on yaşında
annesinin hayaletini gördü. İlk kez bir hayaletle karşılaşmıştı ve Kızıl Tepe’
ye gitmemesi gerektiğini söylüyordu. Merak ve heyecan git gide artıyordu .
Acaba neden?, ne olabilir ki? gibi sorular eminim sizin aklınızdan da
geçmiştir.
Edith edebiyatı çok seven, zarif, narin ve kalemi çok güçlü
genç bir kadındır. Hazırlandığı hayalet konulu kitap taslağını Bay Ogilvie
götürmesi ve böyle bir konuşmanın geçmesi, aslında kitap yazarlığının hatta ve
hatta sanatın tüm kollarının, kar sağlamaksınız; eğlendirmek, bilgilendirmek,
hayal kurmayı sağlamak ve zevk almak amacıyla olması gerektiğini vurgular. Aynı
zamanda, cinsiyetçi bir yaklaşımı da çok güzel bir şekilde eleştirir film.
Edith bir sahnesinde der ki: ” Kadın
olduğum için aşk kitabı yazmamı istedi benden “ ya da “ El yazısının feminen
olmasından ötürü babasının daktilosuyla yazmak istemesi” . Toplum tabularının
en güzel örneklerinden bir tanesiyle karışı karşıyayız aslında.
Filme genel olarak dikkat ettiyseniz neredeyse her yerde
kelebekler vardır. Kelebek, özgürlüğü ve narinliği sembolize eder. Bir sahnede
dikkat ettiyseniz Edith ile Lucille parkta gezerken ölmüş kelebeklere
rastlarlar. Lucille, burada Edith’ e kelebek ile dokunarak “güneş ışığının
olmaması kelebeklerin erkenden ölmesine ve güzel şeylerin kırılgan olduğu
sözlerini dile getirir” aynı zamanda “Kuzey İngiltere’ de siyah güvelerin
olduğu ve siyah güvelerin kelebeklerle beslendiğini söyler”. Burada çok güzel
bir metaforla Guillermo del Toro, filmin gidişatı hakkında ipucu vermiştir.
Edith’ in bir kelebek olduğunu betimleyin. Edith, Sir Thomas Sharpe ile Kuzey
İngiltere’ ye gitmek istiyor ve tabi ki Leydi Lucille Sharpe’ da onlarla
birlikte gidiyor. Aslında oldukça açık, güneşin çok olmadığını hepimiz
biliyoruz İngiltere’ de. Siyah güveninde Lucille Sharpe olduğunu tasvir edin.
Olay örgüsü çorap söküğü gibi ortaya çıkıyor. Sadece bunlarda değil aslında, o
büyük ihtişamlı yüzüğü hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Bir sahnede Thomas,
kardeşinin yüzüğüne ihtiyacı olduğu söyler ve Lucille ise yüzüğün kendisinin
hakkı olduğunu söyler. Apaçık ortadadır aslında. Lucille ve Thomas öz kardeş
olmalarına rağmen birliktedirler.
Genel olarak muhteşem kurgulanmış ve merak uyandıran bir
film olduğunu görmekteyiz. İzlerken asla sıkılmıyorsunuz ve hep merak ettiriyor
size. Oluşturulmaya çalışılan atmosfer gerçekten çok başarılı. Kar yağışı,
topraktan çıkan kilin karı kan kırmızısına boyaması gibi detaylar izleyici
“waoww” dedirtecek türdendi. Kostümler,
köşkler ve insanların davranışları direk 1890 – 1910’ lu yılları anımsatıyordu.
Müzikler cidden kusursuz hatta yerli yerinde. Gotik edebiyatı etkilerini
özellikle filmin otuz dakikasından sonra daha fazla hissetmekte olduğumuzu
görmüşsünüzdür. Gerilim ve heyecanın, hem acı ve vahşet yüzünü hem de
romantizmin belki de en iç burkan halini tek bir kazanda birleştirmeyi başaran
bir türdür.
Aslında bu kadar muhteşem bir eserde olumsuz eleştiri olamaz
gibi fikirler gelmiş olabilir aklınıza. Aslına bakarsanız ana fikir kalıplaşmış
standart bir klişe. Dramatik aşk hikayesi, entrikalar ve iki kadın bir erkek.
Hiç değişmeyen ve galiba değişmeyecek olan konular üçgeni. Hayalet sahneleri
sanki çizgi filmden kopyalanıp filme konmuş gibiydi. Büyük bir hayal kırıklığı
aslında. Ama ne olursa olsun Guillermo del Toro’ nun başarısı yadsınamaz. Asla
sıkılmadan izleyebileceğiniz gizemin çok fazla olduğu konsept ve kostümlerin
bence 10/10 olduğu bir filmdi.
Filmde emeği geçen herkese saygılar….

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder