4 Ocak 2017 Çarşamba

Cehennem (Inferno)


          Dan Brown’ ın kaleme aldığı, Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar filmlerinin de yönetmeni olan Ron Howard tekrardan  bu sefer Cehennem filmi ile karşımıza çıkıyor. Senaristliğini David Koepp’ ın yaptığı ,Tom Hanks ve Felicity Jones’ un baş rollerini paylaştığı İnferno filmi, her zamanki teması olan tarihi ve turistik mekanlardan şaşmıyor. Kitabı okuyan izleyicilerin filmi izledikten sonra şok geçirmesi maalesef ki kaçılmaz. Aksiyon ve heyecanı durmadan izleyiciye hissettirmek istenmiş. Acaba oluşturulmak istenen aksiyon, gizem ve heyecanla ne kadar örtüşüyor ? Bana sorarsanız klişelerden kaçılmaz bir fiyasko olmuş.

          Ron Howard’ın özellikle Da Vinci’ deki başarısı izleyicilerin beklentilerini yükseltmiş bulunmakta. Cehennem filminde ise özellikle karakterlerin yüzeysel, inandırıcılıktan uzak ve tahmin edilebilir düzeyde olması izleyicileri hayal kırıklığına uğramasına sebep olmuş olabilir. Filmin genel çerçevesine baktığımızda, Hollywood yapımı filmlerin çoğuna konu olan  Amerikalıların dedikleri “Greater Good”  yani; geleceğin kurtarılabilmesi için milyonlarca insanın ölmesi gerektiği konusu tekrar izleyicilerle karşı karşıyaydı. Filmde Zobrist’ in yaptığı tamı tamına buydu aslında ”geleceği kurtarmak, insanları bilinçlendirmek”. Zobrist, binlerce insanın ölmesinden sonra Rönesans’ ın başladığını dile getiriyor filmde. Aslında ütopik olmayan bir fikir ama gerçekleşmesinin de  manasız ve gereksiz olduğu bir durum.

          Filmde dikkat çeken bir diğer olay ise “Created Reality (Yaratılmış Gerçeklik)”. Harry Sims ve şirketi, aslında kitapta olmayan bir konu. Varlığı bilinmeyen ve müşterileri için sahte olaylar gerçekleştiren bir şirket. Herhangi birine, herhangi bir konuya inandırmak için kaçırmak ve toplumu bir fikre yönlendirmek için sahte terörizm olayları ya da bombalama eylemleri gerçekleştirmekte. Buna tezgah denir, ama  Harry Sims buna filmde yaratılmış gerçeklik diyor. Gerçekte böyle şirketler olabilirde olmayabilir de ama dünyada ülkelerin, devletlerin, böyle şeyler yaptığını söylemek yanlış da değil bence.

          Filmde yoğun olarak karşımıza çıkan Robert Langdon’ ın halüsinasyon sahnleri. Aksiyon dozu gerçekten çok güzel ayarlanmış ve teknik olarak da oldukça başarılı kurgulanmış gözüküyor. Film dört mekanda yani, Venedik, Floransa, Budapeşte ve İstanbul’ da geçiyor. Aslında muhteşem bir tarihsel seyahat sunuyor bize. Bu yüzden tarihsel bir seyahat ve yüzlerce yıl önce yaşamış adamların sanat eserlerinden hipotezler oluşturarak kıyamet teorileri çıkarıp bunları izleyicilerle buluşturması takdir edilmesi gereken bir durum bence.

          Filmin son sahnelerine geldiğimizde ise İstanbul karşımıza çıkıyor ve bakıyoruz ki gerçekten objektif bir şekilde beyaz perdeye sunulmuş. İnsanların algısında her zaman Türkiye, kafalarında sarıklı ve develerle gezen bir ülke olarak lanse edilmiştir. Inferno bu tabuyu yıkıp gerçekten İstanbul’ u objektif bir şekilde seyircilerle karşı karşıya getiriyor.

          Tabi ki de her filmde hatalar olabilir ama beklentiyi yüksek tutup beklenenin fiyasko çıkması gerçekten kötü bir şey. Genel olarak eğlenerek izleyebileceğiniz güzel bir film. Tarihsel seyahati gerçekten çok güzel yansıtıyor. Bence iki saati ayırarak keyifle izlenebilecek bir film.
Filmde emeği geçen herkese saygılar…






Devamını Oku »

2 Ocak 2017 Pazartesi

Sinemada İktidar İdeoloji Ve Medya Üçgeni: Başkanın Adamları (Wag The Dog)

         
          IMDB’de 7.1 puanla izleyiciler tarafından oldukça beğenilen film, sistemi ve ABD’deki medya iktidar ilişkisini gözler önüne sermesi bakımından cesur bir film olarak nitelendirilmiştir. Film klasik Hollywood filmlerinin aksine eleştirel bir bakış açısına sahiptir.
          Wag The Dog filminin çözümlemesi “İdeolojik Film Eleştirisi” yöntemi ile yapılmıştır.

Wag The Dog Filminin Künyesi


Yönetmen: Barry Levinson
Yapımcı: Barry Levinson, Robert De Niro
Senaryo: Hilary Henkin, David Mamet
Oyuncular: Dustin Hoffman, Robert DeNiro, Anne Heche, Denis Leary, Willam H. Macy, Willie Nelson, WoodyHarrelson, Kirsten Dunst.
Müzik: Mark Knopfler
Görüntü Yönetmeni: Robert Richardson
Kurgu: Stu Linder
Dağıtıcı: New Line Cinema
Türü: Politik Komedi
Yapım: 1997 ABD
Süre: 97 dakika
 Wag The Dog Filminin Öyküsü

          Seçimlere birkaç gün kala Beyaz Saray’ı ziyaret eden bir kız, Başkan’ın kendisine cinsel tacizde bulunduğunu iddia eder. Skandalın büyümemesi için Çin’e giden Amerikan Başkanı, Beyaz Saray danışmanlarından Conrad Brean’ı işi halletmesi için çağırır. Conrad zaman kaybetmeden işe başlar ve basına başkanın hasta olduğu ve Çin’den bir gün geç döneceğini söyler. Conrad bir an önce skandalın üstünü örtmelidir. Çünkü rakip başkan adayı Neal, bu durumu lehine kullanarak popülaritesini arttırmak istemektedir. Aklına sahte, kurgusal bir savaş çıkarma fikri gelir. Bu iş için Hollywood yapımcısı Stanley Motss ile anlaşır. Tüm basın yayın organlarını kullanarak Arnavutluk’la Amerika arasında bir savaş çıkarır. Öyle ki özel efekt destekli bir görüntü çekerek tüm medyaya yayılmasını sağlar. Gerçekte elinde bir mısır cipsi kameraya doğru koşan bir kız, özel efektlerle savaş cephesinde elinde kedisiyle bombalardan kaçmaya çalışan küçük bir kıza dönüştürülür. Bu olay için özel beste yapılarak durum daha da ajite edilir. Senaryo kısmen başarıya ulaşmış, ülkedeki gündem değiştirilmiştir. Ancak bir süre sonra CIA durumu fark eder ve basına Arnavutlukla bir savaşın söz konusu olmadığını açıklar. Oyunları bozulan Conrad, Stanley ve beyaz saray çalışanı Ames başka bir senaryo düşünmeye başlarlar ve bir savaş kahramanı yaratmak isterler. Hikâyeye göre Amerikan ordusunda çavuş olan William Schumann Arnavutlar tarafından esir alınmıştır. William annesine mesaj göndermek için çekilen fotoğrafta kazağının üstüne mors alfabesiyle “Dayan Anne” yazmıştır. Olay basına yansıtılır ve şarkılar bestelenir ve William Shumann olayının bir simgesi olarak eski ayakkabılar ağaçlara, telefon ve elektrik tellerine asılmaya başlanır. Olay tamamen bir sosyal kampanyaya dönüştürülür
yine gündem yeniden değişir. William’ın halka gösterilmesi gerektiğini düşünen Conrad ve Stanley, bir tören düzenleyerek askerin Arnavutların elinden kurtarıldığını ilan etmek isterler. Ancak bekledikleri kişinin, rahibeye tecavüz suçundan tutuklanan, uyuşturucu kullanan, saldırgan ve psikolojik problemleri olan eski bir asker olduğu anlaşılır. Bu durum karşısında şaşkınlıklarını gizleyemeyen ikili, Schumann’ı getirirken uçak arıza yapar ve şehirden uzak bir yere zorunlu iniş yapmak zorunda kalır. Yakın bir benzin istasyonuna vardıklarında, William bir kıza tecavüz etmeye kalkışınca kızın babası tarafından öldürülür.
Ellerindeki kahramanı kaybeden başkanın adamları ülke çapında sahte bir cenaze töreni düzenleyerek psikopat bir asker mahkûm olan Willam’ı ölümsüz bir kahraman yaparlar. Televizyon programında konuşan yorumcuları izleyen Conrad ve Stanley, başkanın seçimi kazanmasına reklam kampanyasının neden olduğunu söylerler. Bu durumu kaldıramayan Stanley, herkesin her şeyi bilmesi gerektiğini söyleyerek odayı terk eder. Stanley’i ikna etmeye çalışan ancak başaramayan Conrad, adamlara işaret ederek Stanley’i durdurmalarını söyler. Ertesi gün Stanley haberlere çıkmıştır. “Ünlü Hollywood film yapımcısı Stanley
Motss evindeki havuzun başında ölü olarak bulundu. Ölümünün kalp krizine bağlı olduğu açıklandı.”

Wag The Dog Filminin İdeolojik Çözümlemesi

Filmde gizli mesajlardan çok, açık mesajlar daha fazla yer kaplamaktadır. Film Hollywood, ABD ve medya eleştirisi olduğundan ideolojik mesajlar açıkça verilerek izleyiciye bu dünya hakkında detaylı bilgi verilmektedir.




                                                           (Filmin Başlangıç Sahnesi)

- Köpek neden kuyruğunu sallar?
- Çünkü köpek kuyruğundan daha akıllıdır.
- Eğer kuyruk daha akıllı olsaydı kuyruk köpeği sallardı.

          Film siyah ekran üzerine beyaz yazıyla başlar. Aslında bu başlangıç hem filmin hem de hükümet ve medya arasındaki bağın en kısa özetidir. Yönetmen, köpeğin kuyruğunu istediği gibi kullanabildiğini, çünkü aklın köpekte olduğunu vurgulamıştır. Yani devlet ya da hükümet medyayı kendi ideolojisi çerçevesinde yönlendirmektedir.




                                                          (Beyaz Sarayın Toplantı Odası)

Asistan: B3 diye bir bombardıman uçağı yok ki?
Conrad: Sen hangi okula gittin? Westly’ye mi?
Asistan: Dartmond’a.
Conrad: Biraz kafanı çalıştır. B3 diye bombardıman uçağı yok. Bildiğim kadarıyla da General Scott Seatle’a görüşmeye gitmedi.
Ames: Bu tutmaz Koni kanıtlayamayız.
Conrad: Gerek yok sadece dikkatleri dağıtacağız. Dikkat dağıtacağız. Seçime iki haftadan az var.
Ames: Bu ne işe yarayacak. Ne işe yarayacak ki?
Conrad: Bulmaya çalışıyorum. Nııı… Çalışıyorum (Şarkı söyler gibi).

          Krizi çözmek için gelen Conrad Brean, Beyaz Saray’ın yer altındaki gizli seminer salonunda toplantı yapar ve toplantıdan sonra ortaya yeni bir kriz çıkarılması gerektiğini söyler. Yukarıdaki diyalogdan hükümet yetkililerinin, istediklerinde medyayı kullanarak nasıl dakikalar içinde sahte bir gündem meydana getirebildiklerini ortaya koymaktadır.



(İçi Para Dolu Zarfın Getirilmesi)

          Conrad ve Ames toplantıdan çıkarken birileri sarı bir zarf getirir ve ikiliye uzatır. Zarfta 20.000 dolar vardır. Conrad’ın iki dakika önce istediği para anında temin edilmiştir. Burada devletin büyüklüğüne vurgu yapılmıştır. İstenilen miktarda parayı temin edebilen ya da herhangi bir isteği anında yerine getirebilen bir devlet mesajı verilmektedir.



(Uçak İçinde Geçen Diyalog)

Conrad: Bak. Merak etme. Bu yeni bir şey değil. Reagan döneminde Beyrut’ta 240 denizci öldürüldü. 24 saat içinde Granada’yı kuşattık. Yöntemleri buydu. Olayı değiştir, başındakini değiştir. Yeni bir kavram değil. İnince beni uyandır yine konuşuruz.
Ames: Olmaz bir savaş çıkaramayız.
Conrad: Savaş falan çıkarmıyoruz. Çıkarır gibi yapıyoruz.
Ames: Çıkarmış gibi de yapamayız.
Conrad: Ne olmuş.
Ames: Ama öğrenirler.
Conrad: Kim öğrenecek? Amerikan halkımı?
Ames: Evet.
Conrad: Onlara kim söyleyecek?
Ames: Ama…
Conrad: Körfez savaşı ile ilgili ne öğrendiler. Dama düşen ve binayı uçuran bir bomba gördüler. O bina legodan da olabilirdi.
Ames: Gerçekten savaşa girmemizi mi istiyorsun.
Conrad: Kafamdaki bu.
Ames: Kime karşı?
Conrad: Daha düşünüyorum.

          Tarihten örnekler veren Conrad, ufak bir skandalın unutulması için sahte bir savaşın çıkarılması gerektiğini düşünür. Milyonlarca insanın müdahil olabileceği bir savaş fikrinin bu kadar hızlı ve kolayca ortaya atılması düşündürücüdür. Ayrıca “insanlara ne gösterirsen onu bilirler” düşüncesinden hareketle, Körfez Savaşı ve Granada kuşatması hakkında insanların çok az bilgi sahibi oldukları yinelenmiştir. Diyalogun tamamına bakıldığında Amerika’nın dünyada ne kadar güçlü ve belirleyici bir ülke olduğu vurgulanmıştır.




(Havaalanında Geçen Diyalog)
Ames: Arnavutluk mu?
Conrad: Evet
Ames: Neden?
Conrad: Neden olmasın. Onlarla ilgili ne biliyorsun.
Ames: Hiç bir şey.
Conrad: Güzel işte. Sinsi olabilirler. Soğuk olabilirler. Arnavutluğu kim biliyor. Arnavutluğa kim güveniyor.
Ames: Evet ama bize ne kötülük yaptılar.
Conrad: Ne iyilikleri oldu ki. Onun için B3 uçağını kullanmalıyız.
Ames: Arnavutlukla savaşa girmemizi istiyorsun
Conrad: Başka şansımız yok. Şimdi hemen basın bürosunu ara ve bu savaşı yalanla.

          Savaş açılan ülkenin Arnavutluk olması tesadüf değildir. Çünkü Arnavutluk
nüfusunun %70’i Müslüman olan bir ülkedir. Savaş açılan ülkenin Arnavutluk
olması oryantalist bir yaklaşımın göstergesidir.



(Muhabirin Sorusu)

Muhabir: Bay Levi, Arnavutluktaki durumun kökten dinci Müslüman Amerikan karşıtı hareketle bir ilişkisi var mı?
Levi: Bu konuda bir bilgi yok. Ancak rahat davranmıyoruz. Çalışmalarımız sürüyor.
Conrad: İşte anlamaya başladılar. Şimdi oldu. Hadi bakalım. Biraz işe yarıyor.
Stanley: Senin bu işle ne ilgin var?

           Conrad’ın Arnavutluk hamlesi işe yarar ve muhabirler Arnavutlukla ilgili sorular sormaya başlarlar. Ancak yukarıdaki diyalogdan da anlaşılacağı üzere muhabirin soru tarzı, Müslümanları terörist gibi göstererek ötekileştirmeyi amaçlamaktadır.



(Stanley’nin İsyan Ettiği Sahne)

Stanley: Hayır hayır. Unut özgürlüğü. Onlar Amerika iblisini mahvetmek istiyorlar. Yaşam tarzımızı yok etmek istiyorlar. Tamam mı? Başkan Çin’de. B3 bombardıman uçağının Arnavutluk’a gönderilmesini görüşüyor. Neden? Bir atom bombaları olduğunu yeni öğrendik.
Conrad: Evet.
Stanley: Bir atom bombaları olduğunu yeni öğrendik. Ve ve… Yok yok bir dakika bir dakika. Hayır hayır. Bir dakika. Atom bombası olmaz o zaman füzeleri falanda olması gerekir değil mi? Halbuki bunlar bir avuç gariban.
Conrad: Evet.
Stanley: Evet. Onu sil. Tamam. O bavulda bir atom bombası. Bunu nasıl söyledim ben. Bir bavul bombası.

          Hollywood sinemasının birçok filminde ortaya çıkan “yaşam tarzı” olgusu bu filmde de işlenmiştir. Sahte savaşın sahte nedeninin ne olması konusunda tartışan Stanley ve Conrad “Arnavutluk’un Amerika’nın yaşam tarzını tehdit etmesi” konusunda anlaşırlar. Ayrıca Arnavutluk devletini gariban şeklinde tanımlayarak aşağılamışlardır.



(Arnavutlukla Savaşa Girme)


Conrad: Başkan Arnavutlukla yaklaşık yarım saat içinde savaşa girecek.
Fed: Savaş mı ilan ediyoruz.
Conrad: Hayır savaş ilan etmiyoruz savaşa giriyoruz. İkinci dünya savaşından beri hiç savaş ilan etmedik.
Fed: Savaşa giriyoruz. Savaşa giriyoruz. Savaşa giriyoruz. Savaşa giriyoruz.
Haber Spikeri: Başkanlık uçağından bir son dakika haberi veriyoruz. 

          ABD başkanı gizlilikten ötürü özür dilediğini ve savaşan insanlarımız için bu gizliliğin
çok gerekli olduğunu belirtti. Başkan Arnavutluk Cumhuriyeti’nin dünyadaki terörizme kaynaklık ettiğini belirtti. Bu nedenle Arnavutluk Cumhuriyeti ve ABD arasında çok yakında bir savaş çıkabileceğini açıkladı. Conrad “ABD savaş ilan etmez direk savaşa girer” şeklindeki söylemiyle güçlü bir ülke güçlü bir ideoloji mesajı vermiştir. Ayrıca başkanın açıklaması yine oryantalist bir söylemi destekler niteliktedir. Başkan, Arnavutluk’un terörizmi desteklediğini ve dolaylı olarak Müslümanların terörist faaliyetle ilişkili olduğunu dile getirmiştir.



(CIA’in Sorguya Çekmesi)

CIA Görevlisi: Bize göre ve bunu ulusal güvenlik de teyit etti, Kanada sınırımızda nükleer aygıt yok. Arnavutluk’ta da hiçbir nükleer aygıt yok. Arnavutluk’un zaten nükleer kapasitesi yok. Uydularımız Arnavutluk bölgesinde hiçbir gizli terörist eğitim kampına rastlamadı… Bütün dünya beklemede, savaş yok.

Conrad: Tabiî ki savaş var. Televizyondan izliyorum.
….
Conrad: İnsanlar neden savaşa girer?
CIA Görevlisi: Yaşam tarzlarını korumak için
Conrad: Siz de bunun için savaşa gider miydiniz?
CIA Görevlisi: Gittim.

          CIA görevlisinin ABD’nin tüm dünyayı uydularıyla gözetlediğini ve kendisinden habersiz hiçbir eylemin gerçekleşemeyeceğini söylemesiyle, ABD’nin ve sahip olduğu ideolojinin ne kadar güçlü olduğu vurgulanmaktadır. Ancak Conrad’ın verdiği cevap medyanın önemine dikkatleri çekmektedir. Basın yayın kurumlarının ülke gündeminde ne kadar önemli olduğunun altı çizilmektedir. Yukarıda da belirtilen “yaşam tarzı” olgusu yinelenmiştir.




(Sanal Karalama Kampanyası)

          Arnavutluk’la savaş taktiği işe yaramayınca eski ayakkabı kampanyasını başlatan başkanın adamları, ülkede geniş yankı uyandırır. Öyle ki insanlar üzerinde Arnavutluk’a hakaret içeren baskılı t-shirtlerle gezmeye başlarlar.


SONUÇ

          Filmin genelinde eleştirel bir anlatım yapısı hâkim olmakla birlikte ele aldığı konulara esprili yaklaşarak izleyiciyi düşündürürken eğlendirmeye çalışmaktadır. Özellikle, film, iktidar, iktidarın ideolojisi ve medya bağlamında birçok konuya değinmiştir. Medya ya da iktidar istediğinde dakikalar içinde gündemi değiştirilebilmektedir; ülke genelinde kampanyalar gerçekleştirerek sanal, yapay gündem oluşturabilmektedir. Birçok yerde ABD’nin güçlü bir ülke olduğu, dünyanın her noktasını gözetleyebildiği ve ülkelerle sebepsiz yere savaşa girebilen bir ülke olduğu vurgulanmaktadır. Savaş çıkarmak için yaşam tarzı ve terörizmi öne sürmeleri; terörist olarak da Müslümanları görmeleri oryantalist bir yaklaşımın göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Film medya ve iktidar bağlamında iki yönlü okunabilir. Aslında filmin açılış sahnesinde yer alan siyah ekran üzerine yazılmış beyaz yazı filmi özetler niteliktedir. Medya iktidar ilişkisinde yer alan karşılıklı yönlendirme, filmde ilginç bir metafor “Hem köpeğin kuyruğunu sallaması, hem de kuyruğun köpeği sallaması” şeklinde göze çarpmaktadır. Ancak kuyruk köpeği ne kadar sallarsa sallasın sonunda köpek son sözü söylemektedir. Medya var olan gündemi değiştirebilir, olaylara yön verebilir ve izleyicileri yanlış bilgilendirebilir. Yine de güç iktidardadır. Yani medya ne kadar güçlü olursa olsun iktidar ne isterse o gerçekleşir. İktidarın isteğini yerine getirmeyen medya yok olur. 


(Sinemada Siyasal İktidar, İdeoloji ve Medya Üçgeni: Wag The Dog Filminin İncelenmesi
Enderhan KARAKOÇ, Abdullah MERT/Türkiyat Araştırmları Dergisi/286-295s arasından alıntı yapılmıştır.)
Devamını Oku »

31 Aralık 2016 Cumartesi

Thomas Nast, Clement Clarke Ve Noel Baba



         Yıllarca her yeni yıla girişte Noel Baba figürü bir tartışma söz konusu olmuştur. Hakkında onlarca şey söylenmiş, iddialarda bulunulmuştur. Peki sürekli ismini duyduğumuz bu Noel Baba kimdir? 

          Kimileri Akdeniz’de bulunan Likra’nın Myra yöresinde yaşadığı iddia edilen Psikopos Nicola’nın konu olduğu bir efsane olduğu söylenir. Bu efsaneye göre Psikopos Nicola  4.yüzyılda yaşamış bir Hristiyan azizidir. İyi kalpli ve yardımsever bir adamdır ve yoksullara hediyeler dağıtmasıyla tanınır. Bu yardımseverliği insanlar tarafından sevilmiş ve o öldükten sonra bile devam eden bir geleneğe dönüşmüştür. 

Bu efsane göre; Noel Baba bir Hristiyan figürü olarak tanınır. Fakat bu doğru değildir. Noel Baba, Kuzey Avrupa’da anlatılan bir halk masalıdır aslında. Bu masaldaki karakter, çocukları çok sevmesi ve onlara hediyeler dağıtmasıyla bilinir. 

          İskandinav ülkelerindeki eskimo evlerini bilir misiniz? İşte masalda ki evler de öyledir. Evlerin kapıları yabani hayvanlardan korunmak için üstte bulunmaktadır. Masalın kahramanı da hediyeleri üstte bulunan bu kapıdan dağıtırdı. 

          Gelelim bu halk masalının nasıl tanındığına; 1492’de Kristof Colomb’un Amerika’yı keşfetmesiyle İskandinav göçmenleri bu halk masalını da yanlarına alıp Amerika’ya gelirler. Masal orada da anlatılmaya başlanır. 1820’lere gelene kadar bu masaldaki karakterin neye benzediği bilinmezken Clement Clarke adlı şair bir şiirinde Noel Baba’yı ilk kez betimler ve şu dizilerle anlatır; 

Gözleri nasılda parıldar
Gamzeleri ne kadar şen
Yanakları güle benzer            
Burnu ise kiraza
Geniş yüzüyle kahkaha attığında
Ho Ho oynar yuvarlacık tombul göbeği ve tıknazdır
Yaşlı neşeli bir cin gibi
Ve ben onu gördüğümde gülmekten alamam kendimi

          İlk kez bu dizlerle resmedilmiştir Noel baba. Bir şiir kahramanı olmuştur. Fakat hala kağıt üzerinde bir resmi yoktur. Sadece sözlü masalın kahramanıdır. İşte 1863’lere geldiğinde Thomas Nast ilk defa Noel Baba’yı çizmiştir. Thomas Nast Amerikan karikatürünün babası olarak tanınan ABD’li bir karikatüristtir. Noel Baba’yı çizdiği yıllar da yani 1863 yıllarında, ABD iç savaşının olduğu güneylilerin köleliği, kuzeylilerin de köleliğin kalkmasını savunduğu yıllardır. Nast’ın çizdiği resimde Noel Baba kuzeylileri  temsil ediyordu. Çizimde Noel Baba Afrika kökenli insanlara benzer ve kuzey cephesindeki insanlara hediyeler dağıtırdı. Evet yanlış duymadınız Noel Baba ilk resmedildiğinde bir siyahiye benziyordu. Resimde elinde bulanan kukla ise güneylilerin lideri Jefferson Davisea aitti. Nast aslında güneylilerle dalga geçiyordu.


          Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; Noel baba dini bir motif değildi. Bir İskandinav halk masalıydı . İlk kez bir şiirle tasvir edilmiş ve Nast’ın çizimiyle ilk kez resmedilmiş hayali bir kahramandı.


Thomas Nast, Clement Clarke ve Noel Baba adlı yazı Deniz Yanılmaz tarafından yazılmış olup; 

"http://kayip-bilgi.blogspot.com.tr/2016/12/thomas-nast-clement-clarke-ve-noel-baba.html "sitesinden alıntı yapılmıştır.
Devamını Oku »

21 Aralık 2016 Çarşamba

Alper Çağlar

          
          Genellikle filmlerinde anti kahramanların bulunduğu; şiddet, argo dil ve popüler kültür referanslarıyla izleyiciyi karışı karşıya getiren Alper Çağlar, 1981’ de Ankara’ da dünyaya geldi. Robert Kolejindeyken Kırgızistan’ da çektiği “Not So Far Away” adlı belgeseli, ilk filmiydi. Burs kazanarak gittiği Virginia Üniversitesinde Medya İlişkiler İletişimi eğitimi aldı. Sonrada Türkiye’ ye tekrardan gelerek Bilkent Üniversitesinde Grafik Tasarım bölümünü tamamladı.


          2004 yılında ilk kurmaca filmi olan “4  Saat”  i yönetti. Bilkent Üniversitesindeyken yaptığı  44 dakikalık film onu kült bir üne kavuşturdu. 2006 senesinde Çağlararts Limited şirketini kurdu. Önce “Bukalemon” adında kısa metraj filmi çekti. Bu film ile Altın Portakal Film Festivalinde gösterildi, ve Akbank Film Festivalinde finale kaldı. “Kara Film” ve “Ucuz Dedektif” romanlarından esinlenen Alper Çağlar, 2007 yılında “Camgöz” adında kendine has fantastik öğeler içerin film yazıp çekmeye başladı. Bu film Akbank Film Festivali ve birçok yarışmada ödül kazarak Çağlar’ ı Türk sinema sektörü yönetmenlerinden biri olarak tanımladı.

Filmleri: 4 Saat(2004), Bukalemon(2006), Camgöz: Kan ve Vanilya(2007), Büşra(2009), Dağ(2012), Panzehir(2014), Dağ 2 (2016), Dağ 3 (2021)
Devamını Oku »

19 Aralık 2016 Pazartesi

Guillermo del Toro

          
          Guandalajara’ da gerçekleştirilen film festivalininde kurucularından olan Guillermo del Toro, 1964 yılında, Meksika’ nın Guandalajara eyaletinde dünyaya geldi. Katolik anneannesi tarafından büyütülen Del Toro, Instituto de Ciencas’ da öğrenim gördü. Yaklaşık 10 yıl kadar makyaj dizaynı eğitimi alan Del Toro, 80’ lerin başında Necropia isimli kendi firmasını kurdu.

          Time dergisi tarafından “yeni milenyumun 50 genç liderlerinden biri” olarak gösterilen Del Toro, üçüncü filmini yapmamıştır bile. Korku ustaları James Whale, Mario Bava, George A. Romero, Alfred Hitchcock ve İngiliz “Hammer Films” in hayranı olan Del Toro, “The Exorcist” in makyaj uzmanı Dick Smith’ ten makyaj ve efekt konularında eğitim aldı. Super-8, 16 mm, and 35 mm gibi kısa filmlerini hayata geçiren Del Toro, aynı zamanda seneryo eğitimi de aldı. “Cronos” filminin yönetmenliğini yapması, Meksika sinemalarının yükselen yıldızlarından birisi olmasını sağladı. Bu film ile Cannes Film Festivali’ nde Eleştirmen Ödülü’ nü alan Del Toro, dünya sinemasına ve Amerikan sinemasına girmesini sağladı. Sundace Film Festivali ve Bağımsız Ruh Ödülleri’ nde jüri üyeliği yapan Del Toro, Hollywood’ a “Mimic” (1997) filmi ile giriş yaptı.

          Meksika’ ya dönmesinin ardından daha kişisel bir korku filmi yapmak için kendi yapım şirketi olan “The Tequila Gang” ı kurdu. İspanyol İç Savaş’ ı sırasında hayata geçirdiği Pan’ ın Labirenti adlı filmiyle Akademi üyelerinin takdirini kazandı ve Oscar ödülleri ile taçlandırıldı.


          Genel olarak baktığımızda Del Toro’ nun filmlerinde hep canavarlar görülmektedir. Son dönemde yaptığı röportajlarında canavarları çok sevdiğini söyleyen Del Toro,  “Canavarlara olan hayranlığım neredeyse antropolojiktir. Onları inceliyorum, pek çok filmimde onları inceden inceye tahlil ediyorum. Nasıl olduklarını, içlerinin neye benzediğini ve sosyolojilerini öğrenmek istiyorum” demiştir.

Devamını Oku »

Kızıl Tepe (Crimson Peak)

          
          Sonundan ufak bir kesit paylaşarak başladı film. Amaç tamamiyle merak uyandırmak ve ön bilgi vermekti. Edith ilk defa on yaşında annesinin hayaletini gördü. İlk kez bir hayaletle karşılaşmıştı ve Kızıl Tepe’ ye gitmemesi gerektiğini söylüyordu. Merak ve heyecan git gide artıyordu . Acaba neden?, ne olabilir ki? gibi sorular eminim sizin aklınızdan da geçmiştir.
Edith edebiyatı çok seven, zarif, narin ve kalemi çok güçlü genç bir kadındır. Hazırlandığı hayalet konulu kitap taslağını Bay Ogilvie götürmesi ve böyle bir konuşmanın geçmesi, aslında kitap yazarlığının hatta ve hatta sanatın tüm kollarının, kar sağlamaksınız; eğlendirmek, bilgilendirmek, hayal kurmayı sağlamak ve zevk almak amacıyla olması gerektiğini vurgular. Aynı zamanda, cinsiyetçi bir yaklaşımı da çok güzel bir şekilde eleştirir film. Edith bir sahnesinde der ki:  ” Kadın olduğum için aşk kitabı yazmamı istedi benden “ ya da “ El yazısının feminen olmasından ötürü babasının daktilosuyla yazmak istemesi” . Toplum tabularının en güzel örneklerinden bir tanesiyle karışı karşıyayız aslında.

          Filme genel olarak dikkat ettiyseniz neredeyse her yerde kelebekler vardır. Kelebek, özgürlüğü ve narinliği sembolize eder. Bir sahnede dikkat ettiyseniz Edith ile Lucille parkta gezerken ölmüş kelebeklere rastlarlar. Lucille, burada Edith’ e kelebek ile dokunarak “güneş ışığının olmaması kelebeklerin erkenden ölmesine ve güzel şeylerin kırılgan olduğu sözlerini dile getirir” aynı zamanda “Kuzey İngiltere’ de siyah güvelerin olduğu ve siyah güvelerin kelebeklerle beslendiğini söyler”. Burada çok güzel bir metaforla Guillermo del Toro, filmin gidişatı hakkında ipucu vermiştir. Edith’ in bir kelebek olduğunu betimleyin. Edith, Sir Thomas Sharpe ile Kuzey İngiltere’ ye gitmek istiyor ve tabi ki Leydi Lucille Sharpe’ da onlarla birlikte gidiyor. Aslında oldukça açık, güneşin çok olmadığını hepimiz biliyoruz İngiltere’ de. Siyah güveninde Lucille Sharpe olduğunu tasvir edin. Olay örgüsü çorap söküğü gibi ortaya çıkıyor. Sadece bunlarda değil aslında, o büyük ihtişamlı yüzüğü hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Bir sahnede Thomas, kardeşinin yüzüğüne ihtiyacı olduğu söyler ve Lucille ise yüzüğün kendisinin hakkı olduğunu söyler. Apaçık ortadadır aslında. Lucille ve Thomas öz kardeş olmalarına rağmen birliktedirler.

          Genel olarak muhteşem kurgulanmış ve merak uyandıran bir film olduğunu görmekteyiz. İzlerken asla sıkılmıyorsunuz ve hep merak ettiriyor size. Oluşturulmaya çalışılan atmosfer gerçekten çok başarılı. Kar yağışı, topraktan çıkan kilin karı kan kırmızısına boyaması gibi detaylar izleyici “waoww” dedirtecek türdendi.  Kostümler, köşkler ve insanların davranışları direk 1890 – 1910’ lu yılları anımsatıyordu. Müzikler cidden kusursuz hatta yerli yerinde. Gotik edebiyatı etkilerini özellikle filmin otuz dakikasından sonra daha fazla hissetmekte olduğumuzu görmüşsünüzdür. Gerilim ve heyecanın, hem acı ve vahşet yüzünü hem de romantizmin belki de en iç burkan halini tek bir kazanda birleştirmeyi başaran bir türdür.

          Aslında bu kadar muhteşem bir eserde olumsuz eleştiri olamaz gibi fikirler gelmiş olabilir aklınıza. Aslına bakarsanız ana fikir kalıplaşmış standart bir klişe. Dramatik aşk hikayesi, entrikalar ve iki kadın bir erkek. Hiç değişmeyen ve galiba değişmeyecek olan konular üçgeni. Hayalet sahneleri sanki çizgi filmden kopyalanıp filme konmuş gibiydi. Büyük bir hayal kırıklığı aslında. Ama ne olursa olsun Guillermo del Toro’ nun başarısı yadsınamaz. Asla sıkılmadan izleyebileceğiniz gizemin çok fazla olduğu konsept ve kostümlerin bence 10/10 olduğu bir filmdi.



          Filmde emeği geçen herkese saygılar….
Devamını Oku »

18 Aralık 2016 Pazar

Tarihte Sinema


          XIX. Yüzyılın ikinci yarısında sinema üzerine çalışmalar git gide atmaya başlamıştı. Amerika ve Fransa bu konuda birbirlerini rakip görebilecek kadar çok fazla çalışmalarda bulunuyorlardı. 13 Şubat 1895’ te Fransa için patentini alan Louise ve Auguste Lumiere kardeşler sinematograf adını verdikleri ilk sinema makinesini hayata geçirdiler.


          Louis ve Auguste Lumiere kardeşlerin babası, Antoine, iş gezisi için gittiği Paris’ te 6000 frank vererek bir kinetoskop alır ve Lyon’ a getirir. Kinetoskop, Amerikalı Edison’ un ürettiği tek kişilik bir sinemadır. Louis Lumiere , kinetoskoptaki görüntüyü yüzlerce kez büyüterek perdeye yansıtmanın yolunu aramaya başlar. Auguste Lumiere anılarında şöyle der; “Edison’ın kinetoskopu, bizi kalabalık bir salondaki seyircilere, hareket eden insanları, nesneleri bir perde üzerinde, gerçeğe uygun bir biçimde gösterebilme düşüncesine yöneltti. 1894 yılı sonuna doğru bir sabah kardeşimin odasına gittiğimde, bana rahatsızlandığı için gece uyuyamadığını ve düşündüklerimizi gerçekleştirebilecek bir düzenek tasarladığını söyledi. Görüntü içeren film, kenarlarına açılacak deliklere sırayla girecek tırnaklar aracılığıyla, dikiş makinesindeki yönteme benzer bir biçimde yukarıdan aşağıya doğru hareket ettirilecekti. Kardeşim bir gecede sinematografı bulmuştu.”  


          Lumiere kardeşlerin ilk filmlerinde objektifin önünden saniyede 15 film görüntüsü geçiyordu. 1920-1922 yıllarına kadar sessiz sinemada, 16 görüntü daha sonra 18 görüntü kullanmaya başlandı. Sesli sinemaya geçildiğinde ise sesin görüntü üzerine yerleşe bilmesi için saniye 24 görüntü kullanılmaya başlanacaktı.



          
          22 Mart 1895’ te Paris’te Ulusal Sanayi Destekleme Derneğinde ilk kez sinematograf oynattılar ve Lyon’ da ki Lumiere Fabrikasından İşçilerin Çıkışı adlı bir dakikadan biraz daha uzun süren film çektiler ve 28 Aralık 1895’ te ilk halka açık gösteriyi  gerçekleştirdiler.
Devamını Oku »